“Uzun yaşamak”… Son yıllarda bilimsel olarak yüksek fonlar ayrılan, çok fazla emek, zaman, enerji harcanan bir konu. Her gün görsel ve yazılı basında, sosyal medyada karşılaştığımız; “uzun yaşamın sırları”, “sağlıklı beslenmenin faydaları”, “daha genç görünmenin yolları” gibi başlıklar…
Peki ne demek uzun yaşamak? İsteğimiz 80 sene mi, yoksa 100 mü? İsteğimiz ölümün olabildiğince geç gelmesi mi; yoksa kırışıklıklar, sarkmalar, çökmeler olmadan yaş almak mı? Tabi ki cevap belli. Az kırışarak, beden sağlığını koruyarak, uzun uzun yaşamak… Mümkün mü?
Toprağa yeni ekilmiş bir fidan düşünün. 60-70 sene sonra hala fidan olarak kalabilir mi? Doğanın içinde bir taş parçası 80 sene sonra rüzgarla, yağmurla, çamurla başkalaşır. 80 sene önceki taş değildir artık. İnsandan başka hiçbir canlı doğanın içindeki bu düzene itiraz etmez. Diğer tüm canlılar düzeni kabul ederken, insan karşı gelir, itiraz eder, doğanın içinde başkalaşmayı kabul etmek istemez. Varlığının bir sonu olduğu gerçeğini yok saymaya çalışır ve doğayı kandırmanın binbir türlü yolunu arar.
Lax (2001) yaş almanın psişik ve sosyal gerçekliği ile ilgili yazısında çok önemli bir tespitte bulunur. Kişilerin yaşlanma karşıtı estetik ya da kozmetik yoğun müdahalelere başvurmalarını “-mış” gibi yapmak olarak adlandırır. Yaşı ilerlediği halde bir türlü yaşlanmayan bir bedene sahip olma arzusunun, genç “-miş” gibi görünmeye çalışmak olduğunu öne sürer. Kişi gençlik görüntüsünün değişmesine engel olabildiği ölçüde yaş almadığına inanır. Böylece bir süre daha gençliğine veda etmek zorunda kalmaz ya da yaşamın, kendisi için de bir sona doğru ilerlediği gerçeğini görmezden gelmiş gibi olur.
Estetik müdahaleler, uzun yaşam hapları, spora olan aşırı düşkünlük, şifalı bitki ve besinler… Son yıllarda oluşan bu düzen aslında akla farklı bir soruyu da getiriyor. İnsanlar tüm bu sağlık, genç görünüm, uzun yaşam baskısı altında gerçekten mutlu mudur? Yoksa yaşamın bir sonu olduğu gerçeği ile yüzleşen insan bir kaygı atağı mı geçirmektedir? Psikanalizin öncü isimlerinden Heinz Kohut (1966) bu durumun; yani yaşamın bir sonunun olduğunu ve o sona doğru ilerlerken yolda bir takım kayıplar yaşayacağımızı bilmenin, kişi için kabul etmesi zor bir durum olduğunu ve kişide ruhsal bir çatışma yaratabileceğini belirtir.
İnsan için çatışmalı olan bu durumdan bahsetmeden önce “yaşlanmak” kelimesinin kişide yarattığı olumsuz duygu ve çağrışımlardan bahsetmek isterim. Gelişim süreci içinde bir bebek, çocuk ya da ergenin yaş alması “büyümek” olarak değerlendirilirken; yetişkin bir insanın gelişim sürecinin en olgun noktasında olduğu düşünülerek yaş alması, “yaşlanmak” olarak nitelendirilir. Artık o yaştan sonra yaşa eklenen her yıl bir eskime ve yıpranma süreci gibi düşünülür. Oysa ki bir yetişkin gibi bir bebek de doğduğu andan itibaren yaş almaya başlar, o da yaş -lanır. Bu süreç içinde bebeğin aldığı her yaş büyümek ve olgunlaşmak olarak olumlu değerlendirilirken, yetişkinin aldığı her yaş kendisinden eksilen, kaybolan unsurlar olarak değerlendirilir. Kişi, aldığı her yaşla birlikte bir kayıp hissi yaşar. Evet, beden daha önce sahip olduğuna kıyasla bir kayıp yaşamaktadır; ancak insan ruhsallığı yaş aldıkça zenginleşir ve kişi kendisini anlamaya ve çalışmaya alan açtığı takdirde ruhsal gelişim son nefese kadar devam eder. Yani yaşa eklenen her yıl kişi için ruhsal filizlenmelere gebe olabilecek bir alan açılır.
İnsan çok yönlü bir varlıktır. Sosyaldir; insanla ilişki içinde doyum arar. Biyolojik bir varlıktır; fiziksel olarak bedenine bakıp koruduğu takdirde bedeninden enerji alır. Psikolojik süreçleri olan bir varlıktır; iç dünyasındaki sorgulamaları ile gelişir, zenginleşir. Arzuları, çatışmaları, idealize ettikleri, hedefleri ile varlığını ortaya koyar. Ailede, okulda, iş dünyasında, sosyal yaşamın içinde ortaya koydukları ile var olur ve doyum alır. Tüm bu alanlar belli bir bütünlük içerisinde ve dengeli olursa kişi için sağlıklı bir resim mümkün olur. Ancak insanın kendini tanıması ve kendi içinde bir bütünlük oluşturabilmesi zaman alır. İnsan ancak zaman içinde, yaş aldıkça kendini daha iyi analiz edebilir, tanıyabilir olur. Kendini tanıdıkça farklı yönlerini bir haznede buluşturabilir; kendi hedeflerine, ihtiyaçlarına uygun olmayanları eleyebilir ve tatmin olduğu alanları birbiri ile uyum içinde muhafaza edebilir. İnsanın bu çok yönlülüğü, yaşamın içinde deneyimlediği kayıpları ve/veya kazanımları da daha sağlıklı bir biçimde değerlendirip kendi içinde bir entegrasyon, uyum oluşturmasına imkan sağlar. İnsan bu çok yönlülük ile yaşadıklarına tahammül edebilir, duygularını daha iyi düzenleyebilir olur. Lakin kişi bu çok yönlü yapısının sadece bir kaç yönünden doyum alıyor ve yaşamında belli alanlara odaklanıyorsa; örneğin; bedeninin güzelliğine, gücüne ya da çekiciliğine odaklanarak enerji alıyorsa, yaş aldıkça değişen, farklılaşan bedeni bir süre sonra kendisine aynı enerjiyi veremiyor olacaktır. Ya da duygusal yatırımını çoğunlukla iş yaşamında var olmaya yapan bir kişi, yaş alıp, emekli olduğu zaman kayıp hissini ve mutsuzluğu daha şiddetli yaşayacaktır.
Peki “ruh sağlığını koruyarak yaş almak” nasıl mümkün olur? Kohut, insanın en temel ihtiyacının, doğumdan ölüme, her gelişim aşamasında, kendi varlığını ortaya koyması ve koruması olduğunu söyler (Kohut, 1966). İnsanın ruhsal gelişim aşamaları her yaşa özgü, farklı hedefler içerse de, temel olan kişinin var olma ihtiyacıdır. Daha erken yaşların enerjisine veda edilen geç erişkinlik ve yaşlılık döneminde, kişi bu veda ile birlikte yaşamın bazı alanlarından eskisi gibi beslenemeyeceğini kabul eder ve o alanlardan vazgeçebilirse, var olma ihtiyacını farklı alanlardan da karşılayabileceğini fark eder. Örneğin; geç erişkinlik ve sonrası dönemde gençlikteki güce ve enerjiye sahip olamayacağını kabul etmek; iş dünyasında daha pasif bir konuma geçebileceğini kabul etmek; ailede değişen rollere uyum sağlamak gibi… Tüm bunlar kişide kayıp duygusu yaratabilir. Kişi üzüntü, öfke, korku, kaygı, çaresizlik, vb. gibi duyguları yoğun olarak yaşayabilir. Lakin, kişi yaşamından eksilenlerin yasını tutabilirse, bir süre sonra yaşamını kendisi için yeniden düzenleyebilir hale gelir. Hatta daha genç yaşlara ait hırs, rekabet gibi duygulardan arınmış bu yeni düzenin, ruhsal olarak daha sakin, dingin hissettiği ve farklı keyifler içeren bir düzen olduğunu keşfedebilir.
Son olarak, bu konu üzerinde daha fazla düşünmemize yol açması umuduyla, Heinz Kohut’ un bir sözü ile bitirmek isterim;
“İnsanın en büyük psikolojik başarısı, varlığının bir sınırı olduğunu kabullenebilmesi ve bu acı verici keşfe uygun davranabilmesi sayılabilir…” (Kohut, 1966).
Gülbin Öztürk TÜTER
Aralık 2013
Kaynaklar:
• Kohut, H. (1966) Forms and transformations of narcissism. Journal of the American Psychoanalytic Association, Vol 14(2), 243-272.
• Lax, R.F. (2001). Psychic and Social Reality in Aging. Psychoanal. Rev., 88:755-770.
• Wolf, E.S. (1997). Self psychology and the aging self throughout the life curve. Annual of Psychoanalysis, 25, 201-215.