Ocak 2016
Resimler, beğeniler, yorumlar… Her geçen gün artan paylaşımlar. Sanki yaşanmak yerine paylaşılan ya da paylaşmak için yaşanan hayatlar var etrafımızda. Peki insanı bu kadar fazla paylaşımda bulunmaya iten nedir? Nasıl bir ruhsallık var bu paylaşımların ardında?
Aristoteles’ın öne sürdüğü gibi insan, doğası gereği sosyal bir varlıktır. Büyümek, öğrenmek ve gelişmek için başka insanlara ihtiyaç duyar. Ancak onunla ilişki içinde doyum hissi artar, yaşamla bağı kuvvetlenir. Günümüzde insanlar hızlı ve yoğun stres altında bir yaşam sürerken sosyal olarak doyum alabildikleri alanların kısıtlandığı açıktır. Bu nedenle sosyal medyanın insanların sosyalleştiği önemli bir mecra haline gelmesi kaçınılmaz olmuştur. Kişinin düşündüğü, sevdiği, ilgilendiği bir konuyu kendisi gibi seven, ilgilenen, düşünenlerle paylaşması sağlıklı bir ihtiyaçtır. Bu paylaşım sırasında öteki kişilerle yaşanan etkileşim ile kişi onaylandığını ve var olduğunu hissederek narsisistik bir doyum yaşar.
Peki hangi noktada bu ihtiyaç sağlıklı olmaktan çıkar?
Psikanalizin öncüsü Sigmund Freud sağlıklı narsisizmin insanın ruhsal gelişimi için önemli olduğunun altını çizer. Kişinin kendine duyduğu sevgi yaşamın erken dönemlerinde oluşmaya başlar ve anne babanın yeterince ve tutarlı ilgi ve alakası ile çocuk kendisine yönelik hissettiği sevginin bir kısmını öteki insana yönlendirebilmeye başlar. Böylece insan “sadece” kendini sevmekten vazgeçer, ötekini sevebilir olgunluğa erişir.
Kendilik Psikolojisi Kuramının öncüsü Heinz Kohut insanın 3 ana gelişim hattından ilki olan “Teşhirci-Büyüklenmeci” durumdan bahseder. Bu gelişim döneminde çocuk “Ben mükemmelim ve sen de bana hayransın” anlayışında ve buna eşlik eden duygular içindedir. Çocuğun ihtiyacı olan, bu duygunun anne ve babası tarafından kabul görmesidir. Anne baba, çocuğun ihtiyacını fark eder, kabul eder ve ona şefkatle yaklaşabilirse ihtiyacın şiddeti yumuşar. Ancak anne baba çocuğun ihtiyacını reddeder ya da tam tersine, çok fazla pekiştirirse çocuğun ihtiyacı yeterince iyi bir biçimde karşılanmamış olur ve çocuk bu ihtiyacına bir takılma yaşar. Bu durum çocuğun benliğinde yara açar ve çocuk gelişimine bu yara ile devam eder. Sonuç olarak, yetişkinlikte kişinin özgüven ve özsaygı sorunları yaşadığı bir zorluk oluşur. Böyle bir zorluk kişinin, ihtiyacını beslemek için, yoğun teşhirci ve büyüklenmeci davranışlar göstermesine ya da tam tersi, kendini var edemediği, edilgen bir yaşam sürmesine neden olabilir. Kişi bazen de bu iki farklı uç arasında gelgitler yaşayabilir. Teşhirci ve büyüklenmeci davranışlar abartılı ve gösterişli nitelikleri gereği, yara almış, zayıf bir benliği çağrıştırmayabilir. Lakin böyle bir ruhsallıkta benlik bir balon gibi şişmiştir. Bu nedenle oldukça gösterişlidir ancak balon gibi onun da içi boştur ve fazla şişmiş olduğu için ufak bir dokunuş bile patlamasına neden olabilir.
Buradan yola çıkarak bugün sosyal medyada gördüğümüz kişinin yaşamını fazlaca teşhir ettiği paylaşımların, benlikte bazı yaralara işaret ettiğini öne sürebiliriz. Kişi paylaşımları ile “Ben mükemmelim” der gibidir ya da mükemmelliğe ulaşma gayretindedir. Bu şekilde sönük olan benliğini bir balon gibi şişkin tutmaya çabalar. Kişinin kendine olan aşkı, kendinden vazgeçemeyişi, Yunan mitolojisindeki “Narkissos”* a benzetildiği için bu durum klinik alanda Narsisizm olarak bilinir.
Sosyal medyada oldukça popüler olan “selfie”, Türkçe karşılığı ile “özçekim” hakkında yaptığı araştırmasında Pearlman (1) özçekimi sosyal medya güdümlü narsisizm olarak nitelendirir ve kişinin yaptığı paylaşımlar ile kendini olabildiğince fazla kişiye olumlu olarak gösterme arzusunu vurgular. Çünkü narsisistik yarası olan kişi öteki kişilerin dikkatini ve hayranlığını kazandığı ölçüde varlığını hissedebilir. Kendisine yönelen dikkat ve hayranlık ne kadar büyük olursa içerideki zayıf, kırılgan benlikle o denli başa çıkabilir ve içerideki balonu şişkin tutabilir. Kişinin ruhunun derinliklerinde hissettiği zayıflık, kırılganlık ve değersizlik hisleri düşünüldüğünde paylaşımlarının gerçek benliğini yansıtmaktan ziyade idealize ettiği sahte bir benliği yansıttığını söyleyebiliriz. Yani kişi kendisini ve yaşamını nasıl görmek istiyorsa öyle bir sunum çabası içindedir. Böylece ortaya parıltılı resimler ve -mış gibi yaşamlar çıkar. Aşık –mış, mutluy –muş, eğleniyor –muş, huzurluy –muş gibi görünen kesitler.
Burada karşı bir tez olarak kişinin yaşamındaki zorlayıcı yaşam olayları, acıları ya da “çirkin, yorgun, bitkin” göründüğü özçekimleri paylaşması gösterilebilir. Bu paylaşımlar dışarıdan bakıldığında çok parıltılı görünmese de, bu konuda yapılan araştırmalar kişilerin sadece yaşamlarındaki olumlu özelliklere vurgu yaparak değil, olumsuzlukları vurgulayarak da bir tür “narsisistik” doyum yaşadığını belirtir (2). Bu durumda kişi yaşanan olumsuzlukla nasıl başa çıktığına, güçlü oluşuna, çekici gözükmeyen özçekimini paylaşma cesaretine ya da filtrelemeden bir paylaşımda bulunacak kadar özgüvenli oluşuna vurgu yaparak narsisistik bir doyum yaşar.
Ancak kişinin kendisi için fazlaca zorlayıcı olan ölüm, kaza, taciz, boşanma gibi zorlu ya da travmatik yaşam olaylarını sosyal medyada paylaşması diğer paylaşımları ile kıyaslandığında kişinin ruhsallığı için önemli bir risk oluşturur. Kişi için travmatik olan yaşantıların sağlıklı sağaltımı ancak yaşananların yüz yüze ve sözel olarak ifade olanaklarının bulunduğu güvenli ilişkiler içinde mümkün olabilir. Bu nedenle sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlar kişinin yaşadıklarını sağlıklı olarak deneyimlemesine engel olur.
Kişinin sosyal medya üzerinden aldığı yorumlar, beğeniler ile dış dünyadaki sesler yükselirken, iç dünyasındaki sesler kısılır. Bu durumda kişi yaşadıklarını iç dünyasında çalışmak ve anlamlandırmak yerine dışarıdaki insanlara odaklanır ve yaşadığı olayı bir televizyon haberiymiş gibi, bir başkası yaşamış gibi anlatmaya, göstermeye başlar (2). Duygular ve yaşantı, abartılı bir biçimde hikayeleştirilir; kişi, zihninde idealize ettiği resme tutunarak; cesur, mağdur, vefakar gibi bir kahraman yaratarak acısı ile baş etmeye çalışabilir; lakin bu durumda gerçek duygular bastırılır, ertelenir ya da ötelenir. Ruhsal acıyı sosyal medya üzerinden yaşamak kişinin yaşantısına eşlik eden gerçek duygulara temas etmesine engel olur ve ruhsal zorluk dolaylı olarak bedensel ve ruhsal stres belirtileri ile ortaya çıkabilir. Ruhsal zorluk söze dökülemediğinde beden tepki verir, dile gelir; sancı çeker, ağrır, hastalanır.
Sosyal medya üzerinden yapılan duygu paylaşımları bazen yoğun bir narsisistik ihtiyaç ile yapılırken, bazı durumlarda ise kişinin duygu ifadesinde ve ilişkilerde yaşadığı zorluklara bağlı olarak da gelişebilir. Araştırmalar özel hayatı ile ilgili yoğun duygu paylaşımında bulunan kişilerin gerçek hayatta ilişkilerinde güven sorunları ve duygu paylaşımında zorluklar yaşayabildiğini göstermektedir (2). Sosyal medya göz teması kurma, dinleyerek, anlayarak konuşmayı sürdürme gibi uğraşı ve emek gerektiren iletişim becerilerinin gerekli olmadığı ve kontrolün tamamen kişide olduğu bir ortam olarak kişiye çekici gelir. Neyin, nasıl paylaşılacağı, gelen yorumlara cevap verip verilmeyeceği kişinin kendi kontrolündedir. Kişi isterse yorumları silebilir, okuyup cevap vermeyebilir ya da cevabını başka zamana erteleyebilir. Yani yüzyüze bir iletişim sırasında olanın aksine iletişime istediği zaman es verebilir (3).
Sonuç olarak, temelinde nasıl bir ihtiyaç olursa olsun, düşüncem o ki; sosyal medya paylaşımlarını yaşamın odağına almak, kişinin yaşamını hızlıca, anlamadan, anlamlandıramadan yaşadığı ve paylaştığı yüzeysel kesitlere çevirebilir. Oysa durup düşünmek, analiz etmek, duygu ve düşüncelerin iç dünyada metabolize olmasını bekleyebilmek insanı ruhsal olarak geliştirebilecek ve ona iyi gelebilecek yegane yoldur. Teknolojinin her geçen gün hız kazandığı bu çağda, insanın içsel olarak ilerleyebilmesi, yani ruhsal gelişim, teknolojinin aksine, ancak yavaşlama ile mümkün olabilir. Dolayısıyla teknoloji insana son hızda paylaşım ve iletişim olanakları sağlasa da biraz olsun yavaşlayıp düşünebilmek, insanın davranmadan önce anlamasını, anlayarak davranmasını sağlayacaktır. Nasıl teknolojik olarak gelişmişlik düzeyi var ise bu farkındalık da ruhsal gelişmişlik düzeyini artırmanın başlıca yoludur. Aksi ise, insanın ruhsal bütünlüğüne, buna bağlı olarak da tüm insanlığın ruh sağlığına ket vurabilir.
Gülbin Öztürk TÜTER
_______________________________________
*Yunan mitolojisinde peri kızı Ekho’nun sevgisine karşılık vermeyen yakışıklı Narkissos, Olimpos Dağı’ndaki tanrılar tarafından kendi kendisine aşık olması sağlanarak cezalandırılır. Bir gün susayıp nehre su içmek için eğildiğinde suda gördüğü kendi yansıması ile büyülenir ve orada Ekho gibi yemeden içmeden kesilerek ölür. Vücudu ise Nergis çiçeğine dönüşür. Klinik alanda kullanılan Narsisizm terimi kendine olan aşkı ile Narkissos’tan gelir.
Kaynaklar:
1. Pearlman, J. (2013). Australian man “invented the selfie after drunken night out”. Bknz. Weiser, E.B. (2015). #Me: Narcissism and its facets as predictors of selfie-posting frequency. Personality and Individual Differences, 86, 477-481.
2. Qiu, L., Lu, J., Yang, S., Qu, W. & Zhu, Tingshao (2015) What does your selfie say about you? Computers in Human Behavior, 52, 443-449.
3. Bevan, J.L., Gomez, R. & Sparks, L. (2014). Disclosures about important life events on Facebook: Relationships with stress and quality of life. Computers in Human Behavior, 39, 246-253.