Psikoterapiye devam eden kişilerden zaman zaman psikoterapistinin sessizliği ile ilgili olumsuz yorumlar duyarız. Sessizliğin kendilerine iyi gelmediği, duyulmadıklarını hissettikleri, kendilerini konuşmaktan alıkoyduğu söylenenler arasındadır. Bu kadar olumsuzluk yarattığı ifade ediliyor ise psikoterapideki sessizlik süreç için kötü bir durum mudur? Sessizliğin terapi sürecinde nasıl bir anlamı vardır?
Psikoterapi, altyapısı tek bir teorik modelden oluşmuş bir uygulama değildir. Bu nedenle psikoterapide yaşanan bir durum farklı teoriler tarafından birbirinden farklı yorumlanabilir. Buna bağlı olarak “sessizliğin” de bambaşka anlamları vurgulanabilir. Bir teorik duruşta psikoterapist daha aktif olabilir ve seanslar daha az ve kısa sessizlik içerecek kadar yapılandırılmış olabilir, bir diğerinde ise sessizlik sürecin temel bir parçası olabilir. Birçok danışan tarafından aktif çalışma olumsuz olarak eleştirilmezken sessizliklerin olduğu bir psikoterapi süreci olumsuz eleştirilen, tatmin olunmayan, hatta yarım bırakılan bir süreç olabilir. Danışan kişi bu olumsuz deneyimin etkisiyle daha sonra tekrar başka bir terapi sürecine başvurmaktan imtina edebilir ya da başvuruyorsa bile terapiste sorduğu ilk sorulardan biri ” siz de o sessiz terapistlerden değilsiniz, değil mi?” olur. Sonuca bakıldığında sessizliklere tahammül edemeyen bir danışan terapiyi yarım bırakabilir ve yarım kalan bir süreç danışanın deyimiyle “başarısız” olarak değerlendirilebilir. Ancak burada sürecin etkili olmamasının nedeni terapistin aktif olmaması ya da sessiz kalmasından ziyade sessizliğin süreç üzerindeki etkileri üzerinde yeterince çalışılamamış olmasından kaynaklanır. Hangi teorik donanımla çalışıyor olursa olsun bir terapistin kendi uygulamasının danışan kişi üzerinde nasıl etkiler yarattığını gözlemlemesi, anlaması ve çalışabilmesi sürecin devamlılığını sağlaması açısından önemlidir. Süreç içerisinde oluşan ya durumlar çalışılmadığı takdirde psikoterapinin gidişatını olumsuz yönde etkileyebilir. Psikanalitik bir yaklaşımdan ele alınacak olursa sessizliğin, işlevi ya da anlamları ile sürece çok önemli katkıları olabilir. Süreç içinde yaşanan bu durumun analizi ile danışan kişi sessizliklerin işlevini kavrayabilir ve iç dünyasına dönerek çalışmaya devam edebilir.
İletişimde Sessizlik
Eski çağlardan bu yana Doğu’dan Batı’ya farklı kültürlerde farklı kelimelerle sessizliğin kişide yaratabileceği zenginliğe vurgu yapılır. “Eğer susarsan konuşman daha aydınlık olur. Çünkü sükutta hem sessizliğin ışığı, hem de konuşmanın faydası gizlidir.” der Şems-i Tebrizi. Ünlü düşünür Cicero “Sessizlik, iletişimin önemli sanatsal parçalarından biridir.” der. İletişim alanının öncü isimlerinden Thomas J. Bruneau (1973) ise kişinin sessizliği, düşünmek, anlamak ve anlaşılmak için kullanmasının değerinden bahseder. Ancak farklı kelimelerle sessizliğin önemine bu kadar vurgu yapıldığı halde ilginçtir ki insanlar çoğu zaman iletişim esnasında oluşan sessizliklerden şikayet ederler. Kişiler arası iletişimde uzun sessizlikler olması birçok kişide huzursuzluk yaratabilir. Konuşmasında uzun sessizlikler olan kişi uzak, soğuk, mesafeli, kaygılı gibi bir sürü sıfatla değerlendirilir. Sessiz kalan kişi söyleyecek sözü kalmamış, tıkanmış, ketlenmiş olarak algılanır. Aksine, bir kişinin konuşkanlığı, “havadan sudan” konuşabilmesi sıcaklığının göstergesi olarak görülür.
Stanley Olinick (1982) sosyal ilişkilerde “havadan sudan” konuşmanın ilişkiyi kuvvetlendiren bir unsur olduğunu belirtir ve bu iletişim biçimini “ilişkisel iletişim” olarak adlandırır (ing., phatic communication). Ancak bu tür bir iletişim karşılıklı düşüncelerin iletildiği ileri düzeyde gelişmişliği içeren iletişimden farklıdır. “İlişkisel İletişim”, kişisel gelişim düzeylerine bakıldığında fazla gelişmişlik, olgunluk gerektirmeyen bir iletişim şeklidir. Ancak Olinick (1982) temelde “ilişkisel iletişim” olmadan daha gelişmiş bir iletişim biçimine sahip olmanın pek de mümkün olmadığını belirtir.
Psikanalitik Psikoterapi İlişkisinde Sessizlik
Toplum içinde genel olarak beğenilmeyen, istenmeyen sessizlik durumu doğal olarak psikoterapi ortamında da danışan kişi tarafından benzer şekilde değerlendirilebilir. Ancak psikanalitik psikoterapide durum bundan farklıdır. Reik’in (1968) dediği gibi psikanalitik çalışmada normal bir iletişimdeki karşılıklı düşünce ve fikir paylaşımı söz konusu değildir. Psikoterapist danışanın sözcüklerini kabul ettiği gibi sessizliği de kabul eder. Sessizlik, iyi çalışıldığı takdirde danışan için ruhsal dünyasına ulaşabileceği bir kapı yaratır. Terapist ise bu imkanı danışanına sağlayabildiği ölçüde o dünyaya danışanıyla beraber adım atabilir ve beraber bir çalışma mümkün olur. Yani psikoterapide sessizlik istenmeyen bir durum olmasından ziyade ruhsal dünyanın kapılarını açmaya olanak sağlayan bir geçiş alanıdır.
Bir hitabet sanatı olarak sessizliği inceleyen Cherly Glenn (2004) sessizlik sürecinin zıtlıkları barındırdığından bahseder. Ona göre sessizlik duruma göre bir kişinin başarısına / başarısızlığına, uyumuna/uyumsuzluğuna, tatmin olduğuna/olmadığına, ihmal ettiğine/ önem verdiğine işaret edebilir. Psikanalitik teoriden bakıldığında da sessizlik benzer zıtlıkları içerebilir.
Freud (1912)’a göre sessizlik terapide direncin oluştuğuna ya da kişinin hayatında erken dönemlerde yaşadığı ve bugün tekrar eden bir sürece işaret edebilir. Calogoras (1967) psikanalitik teoride sessizliğin olası anlamları konusunda yapılan çalışmalardan derlediği yazısında danışanın sessizliğinin olası bazı nedenlerini sıralar: kişinin geçmişindeki bir olayın bilinçdışı tekrarı, sessiz bir nesneyle ilişkinin tekrarı, analistin yorumunun erken ve/veya ayarsız olması, terapide bir çeşit uykuya dalma hali, bilinçdışı bir çatışma belirtisi, danışanın kendisini toparlamak, düşüncesini organize etmek için durması, vb. Bu durumlardan herhangi biri ya da bir kaçının etkisiyle danışan kişi sessiz kalarak bir ihtiyacını ya da bilinç dışı çatışmasını ortaya koyar.
Danışanın sessizliği ne söylüyor olursa olsun psikoterapist tarafından anlayış ve kabul görmesi önemlidir. Olinick (1982), sessizlik esnasında psikoterapist ve danışanın bilinçdışı süreçlerinde bir iletişim gerçekleştiğini ve bunun danışan kişi için ruhsal gelişmenin yolunu açtığını belirtir. Psikoterapistin anlayışı ve kabulü ile danışan sessizliğin kendi yararına olduğunu anlayabilir ve sessizliğin psikoterapideki işlevini kavrayabilir. Böylece iç dünyasına dönerek çalışmaya devam edebilir. Ayrıca, psikoterapistin bu anlayış ve kabulü, danışana konuşmakta zorlandığında sessiz kalabilme olanağının olduğunu ve bunun da psikoterapide çalışılabilir bir durum olduğunu gösterir. Ancak burada önemle üzerinde durulması gereken bir nokta vardır. Psikanalitik psikoterapide sessizliklerin önemli olduğu görüşüyle altı çizilen psikoterapistin süreç içinde beliren her sessizlik durumuna teknik olarak sessizlik ile karşılık vermesi değildir. Sessizlik esnasında yoğun kaygı yaşayan bir danışan için psikoterapistin sessizliği bir terkediliş ve ihmal (Coltart, 1991 bknz. Fuller & Crowther, 1998) hissi yaratabilir. Burada psikoterapist teknik olarak ince bir ayar yapmak durumundadır; sessizliğin o danışan için ne anlam ifade ettiğini anlamaya çalışmalıdır ve müdahalesini bu gerçeklik içinde yapmalıdır.
Sonuç olarak, psikanalitik yaklaşımdan ele alınacak olursa sessizliğin, işlevi ya da anlamları ile sürece çok önemli katkıları vardır. Danışanın sözcüklerinin bitmesi ile bilinçdışı süreçler hareketlenmeye başlar. Bu nedenle dirençle karşılanmayan, kabul gören ve çalışılan sessizlik psikoterapist ve danışanın bilinç dışı süreçte iletişim kurmasına ve ruhsal gelişime olanak sağlar.
Gülbin Öztürk TÜTER
Nisan 2013
Kaynaklar:
• Bruneau, T.J. (1973). Communicative Silences: Forms and Functions. Journal of Communication, Vol 23, Issue 1, pp. 17-46. Calogeras, R.C. (1967). Silence as a Technical Parameter in Psychoanalysis. International Journal of Psychoanalysis, 48:536-558.
• Freud, S. (1912). The dynamics of the transference. S.E. 12.
• Fuller, V.G. & Crowther, C. (1998). A dark talent: Silence in analysis. Journal of Analytical Psychology, 43: 523-543.
• Glenn, C. (2004). Unspoken: A Rhetoric of Silence. Southern Illinois University Press, Carbondale. p.17
• Olinick, S. L. (1982). Meanings beyond words: Psychoanalytic perceptions of silence and communication, happiness, sexual love and death. International Review of Psycho-Analysis, 9:461-472.
• Reik, T. (1968). The psychological meaning of silence. Psychoanalytic Review, 55: 172-186